Yağmur Damla Delibaş
Kose Yazisi

Yağmur Damla Delibaş

Bir Şehrin Sessiz İnsanları

Bir şehri tanımak için bazen meydanlarına, tarihi yapılarına ya da kalabalık caddelerine bakmak yetmez.

Bazen bir sabah erkenden kepenk açan esnafa bakmak gerekir.

Çünkü şehirler, çoğu zaman manşetlere çıkmayan insanların omuzlarında yükselir.

Sabahın ilk ışıklarıyla fırınının başına geçen ustayı düşünün. Daha şehir uyanmadan işe başlamıştır. Sokaktan geçen insanların çoğu onun yüzünü bile fark etmez. Oysa o gün boyunca yüzlerce insanın sofrasına dokunacaktır.

Bir başka sokakta çiçekçi dükkânını açan biri vardır. Yıllarca başka bir meslek yaptıktan sonra emekli olmuş, hayatının başka bir döneminde kendine yeni bir yol çizmiştir. Onun için dükkân yalnızca para kazanılan bir yer değildir; belki de yıllardır içinde taşıdığı bir sevgiyi yaşatmanın yoludur.

Bir kebapçı, bir bakkal, bir taksici, bir öğretmen, bir temizlik görevlisi, bir öğrenci…

Hepsinin birbirinden farklı hikâyesi vardır.

Fakat biz çoğu zaman bu hikâyeleri bilmiyoruz.

Çünkü gündelik hayatın içinde birbirimizin yanından geçip gidiyoruz.

Birbirimizi görüyoruz ama tanımıyoruz.

Gazetecilik yaparken en çok sevdiğim şeylerden biri de tam burada başlıyor.

Bir insanın karşısına geçip “Sizin hikâyeniz nedir?” diye sormak.

Bazen tek bir soru, yıllardır kimsenin dinlemediği bir hikâyenin kapısını açıyor.

İnsanların söyledikleri kadar söylemedikleri de önemli aslında.

Bir esnafın “İşler iyi gidiyor.” derken yüzündeki tereddüt…

Bir öğrencinin “Gelecekten umutluyum.” derken birkaç saniye duraksaması…

Bir işletme sahibinin “Zamanla daha iyi olacak.” derken kurduğu cümle…

Bunların hepsi bir şehrin görünmeyen tarafını anlatıyor.


Gaziantep gibi geçmişi güçlü, üretimi ve ticaretiyle öne çıkan bir şehirde bu hikâyeler daha da fazla.

Biz çoğu zaman Gaziantep’i yemekleriyle, tarihiyle, turizmiyle anlatıyoruz.

Oysa Gaziantep yalnızca baklavanın, kebabın, fıstığın şehri değil.

Gaziantep, çalışan insanların şehri.

Sabah dükkânını açanların, fabrikaya yetişenlerin, okuluna gidenlerin, sınava hazırlananların, yeni bir iş kurmaya çalışanların, yıllardır aynı sokakta ekmek kazananların şehri.

Ve belki de bir şehri gerçekten şehir yapan şey tam olarak bu.

İnsanları.

Bu nedenle artık haber yaparken yalnızca “Ne oldu?” sorusunu değil, “Bu insanları nasıl etkiledi?” sorusunu da sormamız gerektiğine inanıyorum.

Çünkü rakamların anlatamadığı şeyler vardır.

Bir işsizlik oranının arkasında iş arayan bir genç vardır.

Bir ekonomik verinin arkasında evinin hesabını yapan bir aile vardır.

Bir yeni işletmenin arkasında yıllarca biriktirdiği parayla hayalini gerçekleştiren bir insan vardır.

Bir şehir projesinin arkasında hayatının kolaylaşmasını bekleyen binlerce kişi vardır.

Haberin merkezine insanı koymadığımızda, aslında hikâyenin en önemli kısmını kaçırıyoruz.

Belki de bu yüzden gazetecilik hâlâ çok değerli.

Çünkü herkesin konuştuğu yerde konuşmak kolaydır.

Asıl mesele, sesi duyulmayanı duyabilmektir.

Bir şehri anlamak istiyorsak biraz yavaşlamamız gerekiyor.

Sokaktan geçerken başımızı kaldırıp etrafımıza bakmamız…

Kepenk açan esnafı, okuluna yetişen öğrenciyi, gece çalışan işçiyi, yıllardır aynı dükkânda duran ustayı fark etmemiz gerekiyor.

Çünkü bir gün büyük bir şehrin tarihini yazdığımızda, o tarihin içinde yalnızca büyük isimler ve büyük projeler olmayacak.

Bugün sıradan sandığımız insanların hikâyeleri de olacak, ve belki yıllar sonra dönüp baktığımızda anlayacağız:

Bir şehrin en büyük hikâyesi, aslında her gün sessizce yaşayan insanların hikâyesiydi...